“Yok//olan” projesi kapsamında sanatçı Erdal Duman ile, Ankara’da yok olan heykeller üzerinden kentin hafızası ve kamusal alanda sanatın yeri üzerine bir araya geldik. Görüşmede, bu coğrafyada heykelin kamusal alanda hiçbir zaman güçlü ve süreklilik taşıyan bir yer edinememiş olması üzerinden, kent ile sanat arasındaki kopukluk konuşuldu. Kentin yalnızca binalar ve altyapıdan oluşmadığı; hatıralar, mekânlar ve bu mekânlarla kurulan ilişkilerle şekillendiği vurgulandı. Heykelin bu hafızayı görünür kılan araçlardan biri olduğu, bu yüzden heykellere yapılan müdahalelerin yalnızca bir sanat eserini değil, ifade özgürlüğünü ve ortak hafızayı da etkilediği üzerinde duruldu.
Kamusal alandaki tahribatı anlamak için “Kırık Cam Teorisi” bir benzetme olarak ele alındı. Küçük müdahalelere sessiz kalındığında, bunun zamanla daha büyük yıkımları normalleştirdiği; heykellere yönelik saldırıların da benzer biçimde kamusal alanda sanatın tamamen dışlanmasına zemin hazırladığı konuşuldu. Bu müdahalelerin çoğu zaman dinsel ya da muhafazakâr gerekçelerle açıklansa da, aslında politik bir zemine oturduğu ve kamusal alanda sanatın varlığını doğrudan hedef aldığı ifade edildi. Kamusal alanın, sanatçı ve kent sakini arasında karşılıklı bir ilişkiyle işlediği; sanatçının bu süreçte yalnızca üretici değil, kente dair söz söyleyen bir aktör olması gerektiği vurgulandı.
Ankara’daki kamusal heykeller bu çerçevede somut örnekler üzerinden değerlendirildi. Burhan Alkar’ın Sakarya Caddesi’ndeki kuş heykelinin bakım ve aydınlatma eksikliği nedeniyle bir çöp kamyonunun çarpması sonucu yok olması, fiziksel ihmalin bir heykeli nasıl ortadan kaldırabildiğine örnek olarak ele alındı. Çankaya Belediyesi’nin ahşap heykel sempozyumunda üretilen eserlerin yanlış yerleştirilmesi, çevresinin çöp ve elektrik kutularıyla kuşatılması da heykelin kamusal alanda bir karşılık üretememesine neden olan durumlar arasında konuşuldu. Kuzgun Acar’ın Emek İş Hanı önündeki heykeli, Otte Herbert Hay’ın Hergele Meydanı’ndaki heykeli kamusal alanla kurulan ilişkinin ya tamamen kopması ya da güçlü bir toplumsal bağa dönüşmesi açısından örnek olarak ele alındı. 
Görüşmede, Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi önünde yer alan heykellerin başına gelenler de ayrıntılı biçimde ele alındı. 1970’li yıllarda Gazi Üniversitesi Rektörlük Binası önüne yerleştirilen Ali Hadi Bara’ya ait heykellerin, çıplaklık gerekçesiyle Beşevler Görme Engelliler Okulu bahçesine taşındığı, daha sonra Gazi Resim-İş Binası’na yerleştirildiği konuşuldu. Bir süre sonra heykellerin sessizce kaldırıldığı ve yerlerine saksıların konulduğu aktarıldı. Karadeniz Havuzu’nda bulunan Galatea ve Acis heykelinin Gençlik Parkı’na taşındığı, burada zamanla kaybolduğu ve görünmez hâle geldiği ifade edildi. Daha sonra heykellerin bir kısmının bulunarak Hacettepe Üniversitesi’ne götürüldüğü; ancak bu kez açık kamusal alan yerine Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Binası’nda, yani iç mekânda tutulduğu söylendi. Böylece heykeller fiziksel olarak varlığını sürdürse de, kamusal alandan koparılarak kentle ve kentlilerle kurduğu ilişkinin fiilen sona erdiği dile getirildi. Bu örnek üzerinden, bir heykelin yıkılmadan ya da çalınmadan da yok edilebildiği; kamusal alandan çekilmesinin başlı başına bir müdahale olduğu konuşuldu.
İlhan Koman’ın heykeli etrafında yaşananlar da bu bağlamda ele alındı. 1991’de Kent Güzelleştirme Projesi kapsamında Seğmenler Parkı’na yerleştirilen heykelin 2016’da çalınmasının ardından verilen mücadele, yalnızca bir eserin geri getirilmesi değil, kamusal alanda sanatın var olma hakkı olarak değerlendirildi. Benzer biçimde, Nusret Suman’ın heykelinin yapım sürecinde yaşanan politik tartışmalar, sanatın kentte kendiliğinden var olamadığını; ancak sürekli bir sahiplenme ve mücadeleyle ayakta kalabildiğini gösteren örnekler olarak konuşuldu.