“Yok//olan” projesi kapsamında sanatçı ve akademisyen Esra Oskay ile, kamusal alanda heykelin varlık koşulları, yerel yönetimlerin sanata yaklaşımı ve şehirle kurulan aidiyet ilişkisi üzerine bir araya geldik. Konuşmada özellikle Ankara örneği üzerinden, kamusal sanatın politik ve ekonomik boyutları ele alındı. Heykelin kamusal alanda her zaman bir uzlaşma aracı olarak değil, çoğu zaman bir çatışma noktası olarak ortaya çıktığı; bu nedenle sanatın şehirdeki varlığının sürekli tartışmalı bir zeminde şekillendiği konuşuldu. Kamusal alanın, bireyin şehirle bağ kurabildiği nadir alanlardan biri olduğu ve sanatın bu bağın kurulmasında önemli bir rol oynadığı vurgulandı.
Konuşma, Mansur Yavaş’ın bir meclis konuşması üzerinden ilerledi. Yavaş’ın, Melih Gökçek döneminde yapılan dinozor ve robot heykellerine dair eleştiriler karşısında ortaya koyduğu “heykel anlayışı” tartışıldı. Heykelin halkın tarihi ve kültürüyle ilişkili olması, zanaatkâr elinden çıkması ve maddi yük oluşturmaması gerektiği yönündeki bu yaklaşım; sanatın kamusal alanda estetik bir değer olmaktan çok, maliyet ve meşruiyet üzerinden değerlendirildiğini göstermesi açısından ele alındı. Belediyede çalışan bir marangozun yaptığı ahşap saksıların “iyi heykel” örneği olarak sunulması, yerel yönetim perspektifinde sanatın nasıl tanımlandığına dair çarpıcı bir örnek olarak değerlendirildi.
Buradan hareketle, kamusal alanda sanatın doğası üzerine daha genel bir tartışmaya geçildi. William J. Mitchell’in “Kamusal alanda sanat doğası gereği şiddet içerir mi?” sorusu bu noktada gündeme geldi. Kamusal alana yerleştirilen her sanat eserinin bir uzlaşı beklentisi taşıdığı, ancak kamusal alanın yapısı gereği bu uzlaşının çoğu zaman mümkün olmadığı ifade edildi. En apolitik görünen bir eserin bile —örneğin Yüksel Caddesi’ndeki Memur Heykeli— bir belediye onayı, politik süreç ve sansür mekanizmasından geçerek var olabildiği konuşuldu. Bu bağlamda, 1989’da Tiananmen Meydanı’nda sanat öğrencileri tarafından yapılan Özgürlük Tanrıçası heykeli ve bu heykelin Hong Kong’daki yeniden üretimleri, yok edilen bir eserin sembolik olarak nasıl yaşamaya devam edebildiğine dair güçlü örnekler olarak ele alındı.
Konuşmanın ilerleyen kısmında, sanatın aidiyet ve şehir hakkı kavramlarıyla kurduğu ilişki tartışıldı. Mahir Polat’ın kamusal mekân tanımı üzerinden, insanların para harcamadan bir araya gelebileceği alanların giderek azalması ve bunun kentle kurulan ilişkiyi zayıflatması üzerinde duruldu. Esra Oskay, bu meseleleri kendi üretim pratiği üzerinden somutlaştırdı. Kaldırım Botaniği serisinde, belediyelerin geçici süsleme unsuru olarak kullandığı bitkiler üzerinden kent-doğa ilişkisini; Kitap Form Ankara projesinde ise konut reklam görselleri aracılığıyla kentin sermaye tarafından yeniden kurgulanışını ele aldı. Konuşma, kamusal sanatın temel işlevlerinden birinin yalnızca görünürlük yaratmak değil, aynı zamanda bastırılmış hikâyeleri ve yok sayılan ilişkileri hatırlatmak olduğu vurgusuyla ilerledi.